Yağmurun Elleri

Şarkıyı indirmek için tıklayın..

Şarkıyı indirmek için tıklayın..

Günümüz insanı aşka aşık, aşığa değil! Aşkların kısa dönem askerlik gibi kısa sürmesinin nedeni herhalde bu.
Zaplanan aşıklar dönemi bu dönem! Kanaldan kanala geçer gibi aşıktan aşığa geçiliyor.
Peki bu neden böyle oluyor?
Çünkü insan insana sevgisiz, insan insana tahammülsüz, insan insan için fedakarlık duygusunu yitirmiş, insan insana kendini adamaktan kaçıyor.
Oysa fedakarlık, adanmışlık varsa vardır aşk. Fedakarlığın, adanmışlığın yaşamadığı yerde yaşamaz aşk.
Ne yazık ki uğruna kendini adadığı ne bir ideali var günümüz insanının… Ne de uğruna kendini adadığı bir aşkı.
Nerde ideali, aşkı uğruna her şeyden vazgeçen dünün insanı… Nerde hiçbir şey için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bugünün insanı.
Bugünün insanı aşkta da köşe dönmeci.
Emek harcamadan yaşamak istediği gibi, emek harcamadan aşk yaşamak istiyor.
Sevmeden sevilmek, vermeden almak istiyor.
Hiç değilse bir koyup üç almak istiyor.
Bir koyup üç alamadı mı ilişki bitiyor.
İlişkiler çıkar, menfaat üzerine kurulu.
Elektriklenmeler kısa devre. Bir günlük elektriklenmeler, bir gecelik sevişmeler aşk sanılıyor.
Sevgili bayanlar baylar, aşka ayıp oluyor!!!!!!
Can Dündar

Seninle her şeye varım ben
Sen benim uğurlu yolumsun
Yıldızlara yürürüm senle
Sen iste canım senin olsun
Sen her şeysin
Canımı canına katabilirsin
Cayarsam senden
Beni şu ateşe atabilirsin
Sen, sen benim için
Teksin bu dünya
Meleksin, bebeksin
Her şeyimsin benim
Yaşayamam sensiz
Yaşayamam asla
Doyulmaz balımsın
Kelebeksin
Sen, sen benim için
Sıcak bir güneşsin
Bugünlerim, yarınlarım
Her şeyimsin benim
Göstermesin Tanrı
Yaşatmasın bana
Nefes bile alamam bile
Yokluğunda
Sen, sen benim

Benden, Eminemi anlatmamı isteselerdi, bir yürek anlatırdım içinde koskacaman bir dünya.O dünyada koskocaman bir sevgi feneri yolumu aydınlatan.
Deselerdi yaz Emineni; yazardım en güzel şiirleri dilsiz istekleri. Yazardım parmaklarım morarıncaya kadar yazardım.
Deselerdi çiz onu; çizerdim dünyayı. Her tarafı yedi
veren gülleri. Yedi renk açan en mevsimsiz çiçeklerin açtığı
nakışlı oyalı özenli bir dünya.
Ve korkardım kendi çizdiğim dünyaya dokunmaya, korkardım Eminemin incinmesinden…..
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle ‘’yanına almak istediği üç şey'’ falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.
Böyle gidiyor işte.
Bir yanımız ‘’kalk gidelim'’,
öbür yanımız “our'’ diyor.
‘’Otur'’ diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz.
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal, ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki.. .
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
‘’Sırtında yumurta küfesi olmak'’ diye bir deyim vardır ;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar. Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 09.00, akşam 18.00.
Sonra başka mecburiyetler.
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma.
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun…
İstemek de güzel…
Can YÜCEL

Dalga seven, kıyı sevilendir
Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga
Ve döner hep geriye
Bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya
Her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca
İşte ben de seni böyle severim yar.
Ya bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini?
Bilirler görünmeyeceklerini..
Sevilmeyeceklerini..
Koklanmayacaklarını..
Okşanmayacaklarını..
Ama inatla açarlar aşkla.. sevgiyle.. özlemle..
Hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını
İşte ben de seni böyle beklerim yar.
Ya bilir misin günebakanın güneşe olan aşkını?
Hiç kucaklayamayacağı bir sevgilinin peşindedir
Bir bakışına verir ömrünü
Bir bakışının özlemindedir sevgiliden gelecek olan
Ve güneşin her batışında boynu bükük kalır
Sarıya boyanır yüzü sevgiliden aldığı ilhamla
Bilse de kavuşamayacağını
Her doğan günü umutla bekler sevgiliye kavuşmak için
Ben de seni böyle beklerim yar.
İpek böceğini bilir misin?
Onun kozasının içinde ördüğü o ipliğe olan aşkını
Bilir o ördüğü ipliğin kendisinin ölümü olacağını
Ama aşkına feda eder kendini
Öyle verir kendini yarenine korkusuzca
İşte ben de kendimi böyle veririm sana yar.
Ya ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin?
Meyvesini vermelidir ağaç yeniden doğmak için
Öyle zorludur ki ayrılmaları..
Verir meyvesini ağaç
Meyve tohum olur,
Tohum kök olur..
Ve yeniden doğar ağaç kendi meyvesinden
İşte ben de böyle yar
Yok olmayı göze aldım tekrar sende doğmak için..
Gassan SATAR

Kişilikli bir insan. O’ onurlu bir insan. O’ gururlu bir insan. En önemlisi insan gibi bir insan.İnsanlara olan bütün güvenimin sarsıldığı, kendimi herkese kapattığım bir dönemde karşılaştım O’nunla.
Hani insanı insan yapan değerler vardır; Gururlu ve onurlu olmak gibi.
Kendinden emin olmanın verdiği naif’liğe sahip olmak gibi. Vicdan ve merhamet duygularına sahip olmak gibi. O bunların hepsine ve daha fazlasına sahipti.
Arkadaşlikların, dostlukların, güvenin, sevginin ve saygının sorumsuzca tüketildiği…. İlişkilerin tamamen menfaat ve çıkar ilişkilerine dönüştüğü bu ortamda O’nunla karşılaşmak benim için büyük bir şans oldu. Teşekkürler “GÜZEL İNSAN” seni tanıma şansını bana verdiğin için teşekkürler.
O’nu yazmak isteyişim bu yüzdendir. Böyle bir yüreği, böyle bir asaleti, en önemlisi de böyle bir insanı başkaları da tanısın istedim. Tanısınlar ki yüreklerine insanlık tohumları ekilsin.
İlk bakışta anlayamazsınız onu, tek kaşı yukarda, anlaşılmayacak kadar ters biri olarak görürsünüz . Çünkü bu yönüyle yaklaşır insanlara.
Düşünürsünüz, “Karşısındakinin sabrını mı ölçmek istiyor ya da kendisine verilen değerin ne kadar süreceğini mi bilmek istiyor. Bu yüzden mi böyle yaklaşıyor diye.” Ya da, “çok kaprisli, kendini beğenmiş ukala” diye düşünebilirsiniz.
Hani bazı anlar vardır; Bakarsın ve gördüğünü yakalarsın ya, ben de öyle bir an yakaladım O’nun bakışlarında.İçinde öyle güzel sevgi ışıltıları vardı ki; yüreğinin bütün güzelliği sanki gözlerinde yazılıydı. O an nasıldı? Nasıl duygular içerisindeydi? Bilinmez. Ama ben o bakışlarda sevgisinin büyüklüğünü ve ulaşılmazlığını, merhametinin sonsuzluğunu, yaşanmışlıklarının vaktinden önce olgunlaştırdığı o kocaman ve güzel yüreğini gördüm. Sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi….
Aslında O anlaşılması çok zor bir insandır. Kendisi, kendi için çok önemlidir. Onun içindir ki duygularını asla belli etmez. Kaldı ki ifade etmesini beklemek, çok büyük bir yanlışlık olur. O’nu, onun gözüyle görmek, yaşamak, hissetmek gerekir.
Bu o kadar kolay mı? Tabii ki değil, hem de hiç kolay değil. O da bunu çok iyi biliyor. Çok iyi bildiği bir şey daha var ki O’ özel biridir. “Bunu da her duruşuyla, tavırlarıyla ve konuşmalarıyla adeta haykırır çevresine”. Ama O’ sevdiklerini de çok özel biri yapandır aynı zamanda.
Ancak sevgisini çok da savurgan kullanmaz. Hiç bir duygu karşılıksız kalmaz onda. Yeter ki vazgeçilmeyecek biri olsun sevdiklerinin nazarın da, yeter ki emek verilsin sevgisine ve yine yeter ki O’ hissetsin bütün bunları.İşte o zaman dünyanın bütün güzelliklerini ayaklarınızın altında görürsünüz. Böyle bir güzelliği hissetmek için emek vermeye değmez mi sizce de?
Sevgisi bu kadar yüce olan bir insanın, ya sevgisizliği nasıl olur? Hiç düşündünüz mü?Buz gibi soğuk! Bıçak kadar da keskin! Peki sizce de doğal değil mi bu?
Sen, içindeki sevginin en güzelini, en verilmezliğini ver…. Birileri gelip bu güzellikler ve incelikler karşısında bütün kıymet bilmemişliğiyle şımarsın ya da gaflete düşsün!!.. Aman Allah’ım….İşte bu bakışları da gördüm ben O’ insanda. Ürperdim açıkçası…. Çünkü, o bakışlarda ki soğukluk korkunç boyutlardaydı. “YANLIŞLARA ASLA AF YOK!”. Böyle haykırıyordu bakışları
Neden? diye sordum, kendi kendime…. Bir cevap bulmaya çalıştım…
Şunu bil ki güzel insan; bugünde, yıllar sonra da, dünyanın neresinde olursan senin için endişe eden, senin için dua eden biri olacak.
Evet “güzel insan”, “insan gibi insan” sen hiçbir zaman değişme olur mu. Kimseye, canım diyenlere bile, kendinden fazla asla değer verme. Verme ki o güzel duyguların, o güzel ruhun daha fazla incinmesin. Ta ki biri çıkıp sana, göğsünü gere, gere “işte buradayım; sadece senin duygularını istiyorum. Onu yüceltmek ve ömrümce sevmek için buradayım. Sevilmeyi haketmek için buradayım. Seni sen olduğun için seviyorum” diyene kadar da, bunu ispat edene kadar da, kimseye kendinden fazla değer verme. Verme ki, sevmek dediğimiz, ama anlamını şuursuzluklar da ve bencilliklerde harcadığımız o değerli anlam, senin erdeminde, kişiliğinde ve insanlığın da bir değer kazansın.
“Çünkü Sen İnsan Gibi İnsansın”
Adın gibi, adına yaraşır…

Kişi sevdiğiyle olmak ister!.
Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.
Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için,
çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız..
“Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.
Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve
üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…
Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.
Kimi, beğendiğini cebine sokar;
kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister;
kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre,
beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.
“Sevmek” ise bundan çok farklıdır…
Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.
Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak,
yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin!
Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana,
onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!…
Yakınlık bile uzak gelir sana!…
Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..
Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir,
onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez,
kulağın ondan başkasını duymaz,
elin ondan başkasına uzanmaz olur!.
Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an
üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!…
Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana;
ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!.
Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni;
ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde
sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler!
Beğenen sahip olmak ister…
Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!.
Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!.
Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra,
o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!.
Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz…
Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın
güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!.
Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde…
Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar…
Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini;
uzaktan acıyarak seyretmeye başlar…
Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.
Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!..
Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..
Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse,
bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu
gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında
bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın,
layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..
Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!. Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için, mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış; sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş; yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…
Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı…
Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…
Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!.
Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan…
O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!
Seven, karşılıksız sever!…
Beğenen karşılığını ister!.
Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!.. Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!..Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır;maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar…Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!.
Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.
Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!..
Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip,her şarta katlanmayı!
Ve “delillik bu” derler…
Beğenme bir tür “hobi”dir!…
Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaç yıl, bazen bir kaç ay!..
Sevgi bir ömür boyudur!…
Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.
Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok “küçük şeye”e
bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine….. Acele edin….
Er veya geç… Çimenler yayılacak üzerinize…
CAN DÜNDAR