Mutlu Yıllar,
Soba ile ilgili hatıralarınız var mı?
O zaman şanslısınız ve aşağıdakiler belki size bir şeyler çağrıştırır.
Devam eder gider…
Peki sizin var mı soba ile ilgili hatırladıklarınız?
Bu aralar her akşam iş çıkışı Boğaziçi Köprüsü üzerindeki ışık çalışmalarını görmekteyim. İlgim de doğal olarak şehir ışıklarına dönmüş durumda. İnternette dolaşırken de bu fotoğrafı gördüm.
Muhteşem görünüyor değil mi?
Neresi mi?
Tokyo

Hokkabaz’ı ben beğendim. Hikayesi, sunumu güzel. Mazhar desen harika :)
Herşey Çok Güzel Olacak filminden aldığım tat bu filmde de var. Biraz hüzün, biraz duygu, biraz neşe, biraz komiklik, biraz salaklık. Seyredin derim.
Oooh odun da geldi :) (Mazhar Alanson’un muhteşem repliği)
9/10
Sağlığımızı, yaşam kalitemizi ve güzelliğimizi tehdit eden en büyük sorunların başında stres gelir. Ama doğamız o kadar mükemmel bir tasarımdır ki, her sorunun çaresi, her derdin dermanı içinde saklıdır. Kimi zaman ağlmakta gülmek kadar önemli olabiliyor. İşte size sağlığımız için ağlamanın önemi;
Ağlamak en az gülmek kadar önemli. Ağlamak yoğun duyguları takip eder. Bu genelde üzüntüdür ama bazen neşe ve kahkaha da olabilir. Nezle olduğumuzda, rüzgarda gözümüz yaşardığında ya da soğan doğradığımızda akan gözyaşları ile içimizi derin duygular kapladığında gözlerimizden süzülen gözyaşları farklıdır. Bu tip gözyaşlarının hormonal ve kimyasal içerikleri değişiktir. Gözyaşını tahlil ettiğimizde içinde acı ve ağrıya karşı dayanıklılığımızı artıran bir çeşit endorfin hormonu, vücudumuzdaki stresin önde gelen belirtilerinden olan ACTH hormonu ve prolaktin hormonu olduğunu görüyoruz. Bu tip gözyaşında yoğun bir şekilde manganez minerali de bulunur. Bu mineral iskelet sistemi ve üretkenliğin yanı sıra duygusal dalgalanmalarımızla da yakından ilişkilidir. Ağlarken biraz yoruluruz ama sonra kendimizi çok daha iyi hisseder, açılırız. Araştırmalar duygusal gözyaşlarının stresle yükselen bazı kimyasalları dışarı atmamıza yardımcı olduğunu gösteriyor.
Sağlığımızın sigortası
Kadınlar, erkeklerden yaklaşık 4 kat daha sık ağlar. Bunun nedeni büyük bir ihtimalle vücutlarında erkeklerden çok daha fazla (yüzde 60) prolaktin olmasıdır. Ağladıktan sonra prolaktin seviyeleri normale döner. Ruh sağlığı yerinde olan insanlar gerektiğinde ağlar ve başkaları ağladığında da anlayışla karşılar. Ağlayabilen insanlar strese bağlı hastalıklara karşı daha dirençli olur ve daha geç yaşlanır. Ne yazık ki erkeklere daha çocukken ağlamanın zayıflık olduğu öğretilir. Derin duygular gerçekte gücü temsil eder. Derin sevgiler olmadıkça, derin acılar ve gözyaşları da olmaz. Sevginin tedavi gücüne hiçbir ilacın ya da yöntemin ulaşması mümkün değildir. Gençliğini uzun yıllar koruyabilen insanlara dikkat edin, gözleri sevgiyle doludur. Duygusal dengemiz her şeyden önemlidir. Belirli araştırmalar estetik cerrahinin bizi en fazla 10 yaş gençleştirebileceğini belirtirken, duygusal denge ve pozitif düşüncenin biyolojik yaşımızı 15-20 yıl öncesine götürebileceğini kaydediyorlar.
Dünyaya sevgi dolu gözlerle bakalım ve hep genç kalalım. :-)
Ege’nin küçük bir kıyı kasabasında babadan kalma mesleği dondurmacılıkla geçinen Ali Usta büyük dondurma firmalarının karşısında durabilmek için banka kredisiyle küçük bir motosiklet almış ve bu motoru dondurma satmaya uygun bir şekilde römork ve benzeri aksesuarlarla donatmıştır. Bunun yeterli olmadığına karar verip bir de yerel televizyona reklam firmi çektirir…
İşte filmin kısaca konusu bu. Büyük dondurma işletmelerine karşı koyma çabasında olan yerli Don Kişot. Film genel olarak güzel. Yer yer güldürüyor, yer yer geriyor. Özellikle çocukların takip ettiği sahne bizi gerdi !
İlginç bir nokta filmde Ali Usta haricindeki tüm oyuncular halktan ve filmin dili Muğlaca :) Ama çok güzel iş çıkarrmışlar. Ben Arif Dedeyi çok sevdim. Ali Usta’yı telkin eden dede Arif Dede. Bi insan bu kadar mı sakin olur, insanı rahatlatır. Keşke bizim mahallede yaşasa :) Bu arada imam da harika hakkını yemeyelim çocuklara önemli şeyler öğretiyor :) Seyredip görün derim.
8/10
Bir tanem Eminem için söylediğim bir şarkı. Söz müzik bana ait :)
Dinleyeyim..
Dün akşam devre arasında düzenlenen Antalya Kupasının final karşılaşmasını seyrettim.
Rakip takim Alman liginin sonlarından Enerji Co** lu bir şeydi. Neyse dikkatimi sürekli Tuncay çekti. Zaten çekerdi ama şu soruları yazamadan edemedim.
Bilen varsa lütfen söylesin..
Efe’yi parka çıkardık çıkarmasına ama fotoğrafları anca ekleyebildim.
Keratanın çok hoşuna gidiyor :)


Aracınızın başına gelecebilecek olaylardan müessesemiz sorumlu değildir!
Peki kim sorumludur? Bir sorumlu bulmak için başka kime para ödemeliyiz?
Bu deneyimim bir alışverişmerkezi, daha doğrusu alışveriş merkezinin otoparkı ile ilgili. Ama bunu bildiğim tüm alışveriş merkezleri ile genelleyebilirim. Son yıllarda hayatımıza giren alış veriş merkezlerini seçmemizin önemli nedenlerinden birisi de aracımızı park edebilecek bir yer bulma olanağımız. Bazıları paralı, bazıları parasız. Parasız olanlarda şimdilik, promosyon amaçlı olarak böyle olduğunu belirtiyorlar. Ama hemen hepsinde, istisnasız “otoparkımızda aracınızı başına gelebilecek olumsuz durumlardan, müessesemiz mesul değildir” anlamında bir tabela görüyoruz. Peki ama neden? Kilitli bir araca bile göz kulak olamıyorsanız, nasıl benim can güvenliğimi sağlayacaksınız? Hem de kapalı bir otoparkta. Hem de onlarca güvenlik görevlisi kostümü giymiş insanlar dururken kapının önünden. Hem de ben otoparka girerken, bagajımdan aracımın altına kadar aranırken.
Şu bir gerçekki, sokakta arabanızı park etseniz ve oradaki “deynekçi” tabir edilen mafyavari kişiye bahşişinizi bırakırsanız, aracınızın başına asla birşey gelmez. O bahşişi esirgerseniz, şimdiden geçmiş olsun. Yani isteyince güvenlik sağlanıyor. Bu arada deynekçileri ve bu düzeni onayladığım görüşüne kapılmasın sakın; her gün haraç vermek zorunda kalmamızı sağlayan büyüklerimize nasıl beddua ettiğimi ben biliyorum.
Neyse efendim, ben yazıma döneyim. Ben duvarda o yazıları görünce aklıma hep aracıma girecek hırsızlar gelirdi. Ama bilin ne oldu, daha trajiği. Bundan bir süre önce Metro City’ye alışveriş yapmak için gittim. Otopark’a inerkende dedim ki, “hazır biraz vaktim de var, aracımı yıkatayım”. Demez olaydım. Aracımı otoparkın ilk katındaki Beni Yıka‘ya bıraktım. Uzatmayayım, yaklaşık 1 saat kadar sonra döndüğümde karşılaştığım manzara sinirlerimi allak bullak etti. Aracımın lastiğini yarmışlar. Nasıl olur dedim. Dedilerki, duvarların alt tarafına yeni seramik döşemişler, aracı yıkayanlar da henüz alışamamış, geri geri gelirken o seramiklere sürttürmüşler ve yarılmış. Ama zaten ilk ben değilmişim. Çok dert etmeye gerek yokmuş, zaten stepne ile değiştirmişler. Yarık lastiği de yıkayıp bagaja koymuşlar.
“Eee, nolcak şimdi?” dedim. Ve o an ortalık boşaldı. Biraz uğraştım bir yetkili bulmak için. Buldum da. Yapacak birşey yok ama isterseniz aracı yıkayandan talep edersiniz dedi. İyi de ben servisin ücretini şirkete ödüyorum. Çalışanla neden ben muhatap olayım? Eğer öyle oluyorsa, ben de çalışana size ödediğim paranın yarısını verirsem o aracı yıkatırım zaten. Sonra da akıl verdiler, “çıkışta solda bi lastikçi var, yarım saatte halleder, en fazla da 15 milyon tutar”. E o zaman neden yaptırmadınız ben gelene kadar? Cevap tabi ki yok.
Neyse bağırdım, çağırdım ve elde patlak bi lastikle alış veriş merkezini terk ettim. Bunu alış veriş merkezine söylemelimiydim sizce? Ne farkeder ki? Sonuçta otoparkta aracımın başına gelebilecek olaylardan müesseseleri sorumlu değil.
Not: Yıkamacı firmaya dedim ki “hasarımın karşılığını istiyorum. Lastik alıcam, parasını da sizden alıcam.” Dediler ki, “yeni lastik parası ödemeyiz, ama 15 YTL’yi veririz, siz yaptırıp gelin”. Eksik olsunlar!
Alper Akcan
Kaynak: www.deneyimler.net