Emine Gönül Ertanış

Bir tanem Emineme...

Merhabalar,

Emine - 12:23 am Cuma, Mart 20, 2009

    Çok uzun süredir siteme birşeyler yazmıyorum. Hatta kendi emeğimle hiç bir yazı eklemedim desem yalan olmaz.
    Evlendikten sonra işimden ayrıldım 8 ay gibi ev hanımı oldum. 8 aylık süre hem güzel ve rahat hemde çok sıkıcıydı. Çalışmaya alışık olan kişinin evde oturması çok zor oluyor hatta katlanılamaz. 8 ay sonra evime yakın ve servisi olan bir iş buldum ve 2 yıldır orada çalışmaktayım. Yarın Bilecik’ten annemler geliyor.
    Görüşmek üzere

    Hata nerede?

    Emine - 4:30 pm Salı, Kasım 20, 2007

    • Komik

    X = Y …………………………………………olsun 
    X² = X.Y……………………………………..eşitliğin her iki tarafını ‘X’ ile çarptık. 
    X² - Y² = XY - Y²…………………………her iki taraftan ‘Y²’ çıkardık. 
    (X + Y).(X - Y) = Y.( X-Y )……………sol tarafı çarpanlara ayırdık, sağ tarafı ‘Y’ parantezine aldık. 
    ( X + Y ) = Y……………………………….( X - Y )’ler sadeleşti. 
    X + X = X……………………………………X = Y olduğundan, 
    2.X = X……………………………………….’X’ leri topladık. 
    2 = 1 …………………………………………’X’ ler sadeleşti. 
    3 + 2 = 1 + 3………………………………her iki tarafa ‘3′ ilâve ettik. 
    5 = 4…………………………………………..buradan, 
    5 = 2 + 2…………………………………      hata nerede?

    ?

    Blog Konferansı 2007 !

    Emine - 5:00 pm Pazartesi, Kasım 5, 2007

    • Kıssadan Hisse

    Blog konferansı 2007 etkinliğini duyunca çok heyecanlandım ve  gittim sitelerine baktım. Anladım ki günlük konferansı değil Pazarlama Konferansı imiş.

    Siteleri zaten dadından yenmiyor. Hadi Günlük Konferansı ile ilgili bir web sitesinin Günlük sitesi olması gerektiğini geçtim bari adam akıllı bir site olsun. Devasa bir imaj dosyasını ana sayfaya yüklemişler ve harika bir şekilde alt sayfalarda yine tek ! parça imaj dosyalarından oluşmakta. Web 2.0 konusunun  da Konferans Programında yer alması itibari ile ilginç bir konuşma olacağını görür gibiyim. Web 2.0 ? O da ne? Ver imajı olsun gitsin. Program  Gerçekten harika. Adının Blog olmasından kıllanmıştık zaten ama bu kadar da olmaz.

    Not 1: Kişisel blog başarı öyküleri konuşmacılarını merak ettim ve internette aratayım dedim. Neler çıktı neler. Yorumsuz olarak linklerden birini veriyorum. Belki konferans hakkında ufak bir ışık verebilir. Yazılara buradan ulaşabilirsiniz.

    Not 2: Blog  nedir? Nereden gelmektedir arkadaşlar?

    WebLog kelimesinden türemiştir. İngilizce’den gelmektedir. Güzelim Türkçemiz ile Türkçe anlaşmak varken neden Blog.  Blog Değil Günlük demek için Blog Değil Günlük sitesini ziyaret etmenizi öneririm.

    Hotel Ruanda

    Emine - 9:26 am Salı, Eylül 4, 2007

    • Sinema

    Hotel RwandaBu hafta sonu Bilecik’e ailemizi ziyarete gittik. Çok keyifli bir hafta sonu oldu bizim açımızdan. Hasret gidermenin yanı sıra İstanbul’un koşuşturmacasından bir an için tamamiyle sıyrılabildik. Arada bir hatta sık sık yapmak gerek sanki :) Ancak herşeyin bir sonu olduğu gibi bu kısa tatilin de bir sonu vardı ve akşam saatlerinde Eskişehir’den İstanbul’a hareket etmiş bulunan otobüsümüze Bozüyük’de bindik ve dönüş yolculuğumuza başladık. Şu ana kadar herşey normal ve olması gerektiği gibiydi aslında. Muavin her zamanki gibi dvd oynatıcıya  bir film koydu. Her zamanki eğlencelik filmlerden birini yarım yamalak izleyecek ve yolda biraz olsun canımız sıkılmayacaktı. Ancak öyle olmadı. Tahmin edebileceğiniz gibi izlediğimiz filmin adı “Hotel Rwanda” idi ve hiçte öyle eğlencelik bir film değildi.

    Hotel Rwanda Ruanda da yaşanan ve 800.000 (sekizyüzbin) Tutsi’nin, Hutu’lar tarafından  katledilmesiyle sonuçlanan Ruanda Katliamını konu alıyor.Ki Hutu’lar ve Tutsi’lerin ortak yanı Ruanda’lı olmaları. Hotel Ruanda (Orijinal ismiyle: Hotel Rwanda), Ruanda Katliamını konu alan, dram türü 2004 tarihli bir film. Kanadalı, İngiliz, İtalyan ve Güney Afrikalı firmaların ortak yapımı olan filmin başrol oyuncusu Don Cheadle’de.  Ruanda’nın başkenti Kigali’deki bazı çekimler dışında filmin büyük bölümü Güney Afrika’da çekilmiş. Filmi izlerken sürekli böyle bir şey nasıl olabilir birbiri ile aynı toprakları paylaşmış dilleri bile aynı olan bu insanlar böyle bir katliamı nasıl yapabilir diye düşündüm. Aklım izanım almadı. Ve bugün kısa bir araştırma ile aslında çıban başının her zaman ki gibi Avrupa ülkeleri olduğu ortaya çıktı. Ruanda soykırımı ile ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

    Filmin Konusu

    Film Ruanda’da 1994 yılında Hutu ve Tutsi etnik grupları arasında çıkan ve büyük sayıda (yaklaşık 800 000) Tutsi’nin yaşamını kaybetmesiyle sona eren şiddet olayları ve katliamı konu alıyor ve filmin senaryosu Ruanda Katliamı’ndaki gerçek olaylara dayanmakta. Ana karakter Kigali’deki Hôtel des Mille Collines’in müdürü olan Hutu kökenli Paul Rusesabagina.

    Bir Hutu olan Paul Rusesabagina, Hôtel des Mille Collines’in müdürüdür ve Tutsi bir kadınla evlidir. Katliam başladığında öncelikle kendi ailesini kurtarmaya çalışsa da durumun farkına varınca kendi ailesinin yanı sıra kurtarabildiği tüm Tutsi ve Hutu mültecileri kurtarmaya çalışır. Komşularıyla birlikte ailesini otele götürmesinden sonra birçok Tutsi ve Hutu mülteciyi de otele alır. Otel neredeyse bir mülteci kampına dönerken, daha önceleri kurduğu ilişkilerini kullanarak oteldeki insanları korumaya çalışır…

     

    Köpeklere Çikolata Neden Dokunur ?

    Emine - 10:58 am Salı, Temmuz 31, 2007

    • Efe

    Evde beslediğimiz kedi, köpek gibi hayvanlar, çikolata ve şeker, kek, kurabiye, çikolata cipsi, kakao tozu, kakao çekirdeğinin kabuğu gibi kakaolu ürünlere çok sık maruz kalırlar. Ancak köpekler bu gibi kakaolu ürünlere oldukça duyarlı olduklarından sık sık zehirlenebilmekte, hatta bazen ölüme kadar varabilen vahim sonuçlarla karşılaşılabilmektedir.

    Türkiye’de Ramazan ya da Kurban Bayramı gibi evde çikolata ve ürünlerinin en fazla bulunduğu zamanlarda bu tipten zehirlenme vakalarına daha fazla rastlanmaktadır. Birçok köpek için kakaolu ürünler çekici gelmekte ve onları yemekten zevk almaktadırlar. Köpekler doğaları gereği ayrım yapmadan bunları yediklerinden, kedilerden daha çok etkilenirler.

    Neden Çikolata Köpekler İçin Zehirli?

    Bilindiği gibi çikolata kakaodan yapılan tatlı bir yiyecek. Kakao ya da Hintbademi Ağacı 10-15 m. boyunda ve vatanı Amerika ve Batı Afrika olan kaviflor (çiçeklerin yaşlı dal ve gövdelerden çıkması olayı) bir bitki, meyveleri kavun şeklinde, küçük bir salatalık büyüklüğünde, ucu sivri, tazeyken limon sarısı-kırmızı renkte, kuruduktan sonra daha koyu olan ve açılmayan kapsüllerdir. Meyveleri çok tohumludur. Beyaz ya da açık mor renkteki ve badem şeklindeki tohumları kakao tanelerini teşkil eder. Meyveler içerisinden çıkarılan kakao tohumları ya hemen ya da bir süre fermentasyona bırakıldıktan sonra kurutulur. Fermentasyon sonucu acı lezzet kaybolur ve aromatik bir koku meydana gelir.50 meyveden yaklaşık 1 kg tohum elde edilir. Taneler kavrulur, kızılımsı kahverengi un haline getirilir ve yağı çıkarılır. Yağ çıktıktan sonra katılaşan kakao, yeniden öğütülerek çok ince toz haline getirilir ki bu toz, kakao tozunu teşkil eder. Bunun bileşiminde kafein ve teobromin gibi metil ksantinler bulunur. Ancak çikolata yapımında kullanılırken kakao yağı çıkarılmaz. Bu şekliyle yaklaşık yüzde 40 karbonhidrat ve yüzde 18 protein içeren bol kalorili bir besindir. Asıl zehirli kısmı ise içerdiği teobromin’den ileri gelir.

    Etkisini Nasıl Gösteriyor?

    Bu tipten zehirlenmelerde merkezi sinir sistemi uyarısı, işeme ve kalp atımının hızlanması (taşikardi) metil ksantinlerin hücre içi adenozin reseptörlerini engellemesiyle ortaya çıkar. Bunlar ayrıca hücre içindeki kalsiyum yoğunluğunu da yükselterek kalp ve iskelet kasının kasılabilirliğini artırırlar. Bunun yanı sıra hücre içindeki siklik adenozin monofosfat (cAMP) yoğunluğunu da artırdığından adrenalin ve noradrenalinin salıverilmesi de dolaylı olarak hızlanır.
    Duyarlılık ve Klinik Belirtiler Nelerdir?
    Teobromin ve kafeinin her birinin öldürücü dozu 100-200 mg/kg’dır. Ama ağır zehirlenmeler ve yaşamı tehdit eden klinik belirtiler bu dozların altında da görülebilir. Amerika Birleşik Devletleri Hayvan Zehir Kontrol Merkezinin (APCC) verilerine göre, 20 mg/kg teobromin alanlarda orta dereceli klinik belirtiler, 40-50 mg/kg teobromin alanlarda ağır belirtiler ve 60 mg/kg teobromin alan köpeklerde de felçler görülmektedir. Metilksantinler plasentayı geçerek anne karnındaki yavruyu da etkiler. Ayrıca süte de geçtiklerinden henüz süt emen yavrular da bundan etkilenirler.

    Performans degerlendirme terimleri

    Emine - 1:24 pm Salı, Mayıs 8, 2007

    • Komik

    Motivasyonu yüksek : Sazan gibi her işe atlayan, bilumum angarya yüklenebilir şahsiyet

    Etkili sunuş yeteneğine sahip : Ortalamanın üzerinde güzel/yakışıklı kişi; cillop gibin

    Beden dilini kullanabilen :
    “Bi su alabilir miyim” derken kasi gozu oynayan sakat kisilik;Ne yapacağı belli olmaz,

    Problem çözme yeteneği olan : Havuz problemleri çözerek büyümüş oldugundan her konuda çözülecek bir problem arayan, rahatsız mizaçlı kolej talebesi; problem çözebiliyosa, problem de çıkartabilir,dikkatle izlenmesi lazım gelir

    Takım çalışmasına yatkın :
    Iki eliyle bi seyi dogrultamayan, lakin kalabaligin arasinda kaynamayi becerebilen ve is yapiyo imajı çizebilen; çakal

    Stresle başa çıkabilir : Dünya yansa umurunda olmayan rahat kişilik, gevşeklikte ve lakayitle sınır tanımayan (Not: Polyannagillerin istihdam edilebilenleri de benzer özellikler gösterir, zinhar karıştırılmamalıdır)

    Zamanı iyi kullanan :
    Müdürünün ruhu bile duymadan, mesai saatleri içinde kahve içip fal baktıran, internette gezip solitaire oynayan, icabında kuaföre gidip saç-baş bile yaptıran yaratici, neşeli, eğlenceli kişilik; ha bi de saat 6 oldu mu bi dakka bile durmaz ve çıkar gider bu tipler.

    Değişime açık : Yalaka, bukalemun, fırıldak kişilik

    Koç’luk yapabilir : Ara gaz verip çalışanları bedavaya çalışmaya ikna edebilen hin oglu hin.

    Etkili satış becerilerine sahip : Agizlarindan girip burunlarindan cikmak suretiyle, müşterileri kandırmayı başarabilen tilki şahsiyet; herşeyi satabilir bu tipler, sizi de satabilir,dikkatli olun.

    Müşteri odaklı : Şirkete karşı müşterilerle ittifak yapan hain tip; brütüs.

    Temsil yeteneği olan : Her toplantıda basına demeç veriyormuşçasına havalara giren, kendini bi birşey sanan, …. havada kisilik

    Uyumlu : Suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan silik kişican, TRT’nin beraber ve solo şarkılar korosunda 30 yıl soloya çıkmadan durabilir, otistik te olabilir.

    Disariya acik bir kisilige sahip : Surekli ofis disinda

    İyi iletişim becerilerine sahip : Sürekli telefonla konuşur

    Ortalama bir eleman :
    Kafası pek basmaz

    Üstün niteliklere sahip : Şimdiye kadar önemli bir hata yapmadı

    İsi her zaman birinci önceliktir :
    Manita :) bulamayacak kadar cirkin

    Sosyal hayatında aktif :
    Sürekli kafa çeker

    Ailesinin sosyal hayatı aktifdir :
    Eşi ve çocukları da kafa çeker

    Bagımsız çalışabilir : Kimse tam olarak ne iş yaptığını bilmez

    Süratli düşünür : İyi bahaneler uydurur

    Dikkatlice düşünür :
    Karar veremez

    Mantığını iyi kullanır : İşi baskasına yaptırır

    Kendini çok iyi ifade edebilir : Türkçe konuşabilir

    Liderlik yeteneklerine sahiptir : Uzun boyludur veya bağıra çağıra konusur

    Geleceği çok iyi okur : Bayağı şanslıdır

    Neşesi yerindedir : Belden aşağı bir çok fıkra bilir

    Kariyerine çok önem verir : Adamı arkadan bıçaklayabilir

    Sadıktır ve güvenilirdir :
    Başka yerde iş bulamamıştır…

    23 Nisan Çocuk Bayramı Kutlu Olsun

    Emine - 2:18 pm Pazartesi, Nisan 23, 2007

    • Memleket

    23 Nisan 2007 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
    23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun…
    Uzun yıllardır 23 Nisan Şenliklerine katılmıyorduk. Bu sene Yıldıztabya İlköğretim Okulu’ndaki kutlamalara katıldık. Biz çok keyif aldık.

    Fotoğraflar İçin Tıklayın

    Batının Çağdaş Uygarlık Düzeyini Geçtik mi Yoksa?

    Emine - 9:05 am Pazartesi, Nisan 16, 2007

    • Memleket

    Daha önce Türkçe’miz ile ilgili yazdığım yazıyı belki hatırlıyorsunuzdur. Sık sık takip ettiğim günlük sitelerinden birisi olan Fikir Atölyesi ‘nde bu konuya çok güzel değinilmiş. Belki bizler çevremizdeki insanlar ile iletişimimizde ana dilimize gerekli özeni göstererek bir bilinç oluşturabiliriz. Umarım oluşturabiliriz. Benim fikrim bizim tabi ki konuya hassas davranmamız ancak devletin de aynı hassasiyeti göstermesi gerekiyor. Sigara ve alkollü içecek reklamlarını yasakladıkları gibi ana dilimiz dışında isim, marka, tv adı kullanımını da yasaklasınlar. NTV’ye televizyonlarında da neteve desinler mesela.. Bu konu çok dolu çok. Sizi çok beğendiğim yazıyla baş başa bırakayım…

     
    Sizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum ancak özellikle son yıllarda muhteşem bir yabancı dil kullanma hevesimiz oluştu. Hayatın hemen her yerinde. Marka isimlerinden, lokantalara, evlerden radyolara… Çok havalıyız!

    Evlerimiz; Mashattan, Almondhill Villaları, Aqua Manors Villaları, Aqua City, Art Canadian Villaları, Alice Village, Burju El Turco Apartmanları, Central Life Villaları, Flora Residence, Maro Negro, Milenium Park Villaları, My World, Nautilus Residence, Pelican Hill, Yeshill, Kemer Country, Villa Grand Villaları…

    Alışveriş merkezlerimiz; Carousel, Galleria, Capitol, Atrium, Galaxy… Lokantalarımız; Paper Moon, House Cafe, Mangerie, Midpoint, Brasserie, Artz… Radyolarımız; Joy FM, Best FM, Powerturk, Radyo Mega, Number One FM…

    Türkçeden bozma markalarımız da var; CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Ramsey (Remzi) gibi.

    Kasap bile kendine Rainbow Kasabı demiş. Dürümcü Dürüm Land, simitçi Simit Center olmuş!

    Saymakla, yazmakla bitecek gibi değil.

    Türkçe kullanımında uzman değilim, dolayısıyla ahkam kesmeye de pek yetkim yok. Bunu yapacak olan Türk Dil Kurumu, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, üniversiteler veya enstitüler var zaten.

    Dilimizin özensiz kullanıldığını, pazarlamaya alet edildiğini veya caka uğruna heba edildiğini görmek benim canımı sıkan.

    Özensiz kullanımdan kastım; konuşur gibi yazmak ve imla kurallarını hiçe saymak. Msn’de bir arkadaşımızla yazışırken olmasa da, başka kişilerin okuma ihtimali olan yazılarımızda (blog, yorum, e-posta gibi) ‘evet’ yerine ewet, ‘bir şey’ yerine bişey, ‘gideceğim’ yerine gitcem yazmanın gerekçesi “rahatlık!” olmamalı.

    Pazarlama bilimini bahane ederek [çünkü o zaman biz tüketicilere daha cazip geliyormuş!] dilimizin nasıl kenara itildiğini, nasıl hava atıldığını Yılmaz Özdil’in alışveriş merkezi Kanyon hakkında yazdığı bir yazının satır aralarında görmek mümkün:

    “Yasai katsu curry. Ebi raisukaree. Yaki udon. Moyashi soba.

    Nedir bunlar? “Karateci” diyenler, bilemedi.

    İstanbul’da yeni açılan Kanyon alışveriş merkezi var ya… Onun içindeki restoranlardan birinin mönüsü bu… “Pilav, mantarlı tavuk, kabak” falan demek istiyor.

    Merak ettim, gezdim Kanyon’u. Amerika’da mıyız, Japonya’da mıyız, İtalya’da mı, anlamadım… Türkiye olmadığı kesin.

    Asabım bozuldu, sigara içeceğim. Oturdum bir yere… Şöyle yazıyor duvarda. “Kahvelerimiz Peru orijinli, Villa Rica çekirdeklerinden hazırlanmaktadır.” Aferin.

    Garson yanaşıyor, sipariş vereceğim…
    - Sıcak içeceklerden ne var?
    - Espresso, decaffeinate, cappuccino, latte macchiato, cafe au lait, hot milk, hot chocolate, green tea, peppermint, chamomile flowers…
    - Türk kahvesi yok mu?
    - Maalesef.
    - Su rica edeyim o zaman.
    - Normal mi, San Pellegrino mu?
    - Dizel olsun…

    Abartmıyorum… Çıldırırsınız.

    Mağazalara bakıyorum. Havaya giriyor insan. Şeytan diyor, dal içeri, “how much” diye sor…

    Çünkü sağımda Angelo Nardelli, Bally, Bashqua, Carnevale, Perigot, Haaz. Solumda Fornarina, Guess, So chic, Murphy&Nye, Patrizia Pepe, Swarovski. Önümde Scabal, Thomas Pink, Birkenstock, Cesare Paciotti, Furla, Shisly. Arkamda Mom-to-be, Only, Mandarina Duck, Vetrina, Kaloo, Via Pelle…

    “Allahım ben neredeyim” diye düşünüyordum ki… Sinemayı gördüm. “Mars Cinema” yazıyor. E Mars olabilir. Başta demiştim… Türkiye olamaz.

    Bu saatten sonra da, hiç kimse çıkıp, “tekstilimiz şöyle ilerledi, böyle atılım yaptı” filan demesin bana… İlaç için bir tane Türk markası yok. Sadece Başbakan’ın kankası, sponsor Remzi’nin mağazası var. Onun da adı, Ramsey.

    Özetle… Hani hep konuşuluyor ya, “hayatımız ithalat oldu, cari açık patladı” diye… Cümleten hayırlı olsun. Cari açığın, artık alışveriş merkezi de var.”

    Şubat 2002′de Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni ve gazeteci Özcan Yüksek “Misyoner pozisyon, batı, doğu, güzel Türkçemiz ve biz”i anlattığı bir yazı yazmıştı. O yazının da son bölümünü paylaşmak istiyorum sizlerle:

    “Misyon sözcüğü artık dinsel anlamını çoktan yitirdi. Artık “kaba” sömürgecilik yok. Ama gelişmiş toplumların, bizim gibi “gelişmemiş” toplumlara “uygarlık” getirme, “eğitme”, “kalkındırma”, misyonları devam ediyor. Onlar çizgisel tarihin daha ileri bir aşamasından bize bakıyorlar. Daha üstteler. En büyük başarıları, misyon ruhunu minik bir bilgisayar chip’i gibi bilincimizin derinliklerine yerleştirmek oldu. Modernizmden kaçması imkânsız Doğulunun fazladan bir benliği daha oldu. Bu benlik diğer benlikleriyle devamlı köşe kapmaca oynuyor.

    Şöyle konuşuyor, Batılı benliğimiz:

    Müslüman kalabilirsin ya da başka bir dinde, ama beni yakalamak için değişmelisin dostum. Dilini değiştirmelisin önce. Yüksek ortamlarda benim dilimi kullanmalısın. Benim dilimi ikinci dil ya da yabancı dil olarak öğrenmen yetmez. Kendi dilin yabancı kalmalı, hatta neredeyse etnik bir dil, benim dilim ise yüksek ortamlarda anadil olmalı.

    Nedir bu yüksek ortamlar? En başta yüksekokullar. Sonra liseler, ortaokullar, ilkokullar, hatta anaokulları. Kendi dilinle konuşmak sende aşağılık duygusu yaratmalı. Örneğin marketing (pazarlamanın yüksek olanı) alanında benim sözcüklerimle cümleler kurmalısın. Kendi dilinle ifade etmeye çalış bak, ne kadar da bayağı kalıyor. Global dünyanın bir parçası olarak kendini hissetmek istiyorsan, benim yaptığımı iyi yapmalısın.

    Gazetelerinin, televizyonlarının isimleri bile benim dilimde olacak (Eskiden beri olanlar kalsın). Edirne’den Sibirya’ya kadar bütün Türkler, gökteki yıldıza yıldız der, ya da “cıldız”. Biliyorum binlerce yıldır bu böyleydi. Ama artık star demelisin. Unut artık yıldızı. Senin yıldızın geçmişte değil, Doğu’da hiç değil, bizim tarafta. Zaten bu konuları da sana ben öğretmiyor muyum? Hangi ülkede Orta Asya ile ilgili daha çok araştırma yapılıyor sanıyorsun, sende mi bende mi?

    Bırak sözcükleri, harfleri bile istediğim gibi okuyacaksın. Kendi harfini benim okuduğum gibi söyle. Entivi de, mesela. Diğer türlü söylemeyi dene, bak, sen de gördün, ne kadar da bayağı, köylü, doğulu bir “sound” değil mi

    Hem sen değil misin modern olmak isteyen? Kendini ve kültürünü, dilini, geleneklerini, geçmişini aşağıda hissetmezsen (açıkça değil tabii, içinde, sadece içinde) bu metamorfozu gerçekleştiremezsin dostum. Paşa’ya Pasha, Leyla’ya da Laila diyeceksin ve yazacaksın. Biraz oryantalist ama, daha “Batılı gözüyle bir Doğulu şıklık!”

    Sen bakma köşk sözcüğüne, biz artık ona kiosk diyoruz, sen de öyle söyle. Hah şöyle! Ne diyoruz, concept yaratmalıyız. Yaratıcı ol, kendine creative de. Fabrikayı Ümraniye’de kur, markanı İtalyancadan al. Yoksa malını satamazsın. Türk olduğu anlaşılırsa ya da Türk gibi gözükürse kimse evine sokmaz. Sen ona, Türk olmayan bir isim bul en iyisi. Kimse de sana kızamaz. “Trend” böyle. Tavuk bile satamazsın. Neden, Mudurnu Chicken oldu sanıyorsun? İnsanlar tavuk değil “chicken” yemek istiyor.

    Ne zamandır, radyolar “Goooooood morning Türkiye” diye sesleniyor. Bizi uyandırmak için olsa gerek.”

    Katı sınırların hızla kalktığı günümüzde yabancı dil bilmenin önemini tartışmaya tabii ki gerek yok. Hem de tek başına İngilizce değil, mümkünse Almanca, Fransızca, Çince, Japonca… Ne kadar çok, o kadar geniş bilgi ağına kaynağından ulaşabilmek demek. Ancak önce kendi dilimiz, önce Türkçemiz…

    Yoksa ulu önderimiz Atatürk’ün bize gösterdiği “batının çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve geçme” hedefini yanlış mı anlıyoruz?

    Google bize logo yapsana !!!

    Emine - 4:44 pm Salı, Nisan 10, 2007

      Google.com.tr ye tıkladığımızda karşımızda Atatürk’ün olduğu, 23 Nisan’ın kutlandığı, Eurovision birinciliğimizi hatırlayan, 17 Ağustosta saygıyla siyahlara bürünen, Galatasarayın UEFA kupasını kaldırdığı güne özel, Fenerbahçenin 100. yılını kutlayan logolar istiyoruz.

      Google bize logo yapsana !!!

      Daha fazlası için: http://googlebizelogoyapsana.wordpress.com/google-logolari/

      Yine Aynı Manzara

      Emine - 10:32 am Pazartesi, Nisan 2, 2007

      • Memleket

      Hafta sonu İzmit Derince’de oturan halamı ziyarete gittik. Çok keyifli bir yolculuğun ardından Derince’ye ulaştık. Hava biraz yağmurlu olmasına rağmen yollar açıktı. Keyifli geçen saatlerin ardından tekrar görüşmek üzere İstanbul’a doğru yola çıktık. Evet şu ana kadar herşey normal. Yaklaşık iki saat içerisinde İstanbul’a varmıştık. Gişelerden çıktık ve çilemiz başladı. Çamlıca’dan köprüye ancak 2,5 saat gibi kısa ! bir sürede ulaşabildik. Çok harikaydı gerçekten. En fazla 3-5 km’lik mesafeyi 2,5 saat gibi rekor bir sürede aldık. Artık İstanbul’da yaşayan insanlar olarak trafiğe alışığız. Trafik hayatımızın bir parçası ama insaf diyorum..

      Gelelim ikinci önemli konuya. Emniyet Şeridi. Emniyet şeridi her zamanki gibi ana baba günüydü. O kadar doluydu ki artık emniyet şeridi olmaktan çıkıp ilave bir şerit halini aldı. Arada geçen ambulans ve polis arabaları dahi bu şeridi açmaya muvaffak olamadı. Eğer emniyet şeridi tedavülden kalktıysa ki kalkmış gözüküyor, yetkililer bi zahmet söylesinler biz de faydalanalım. Eğer halen kullanımda ise o zaman gerekli önlemleri yine bi zahmet alsınlar. Köprüye kadar yalnızca bir polis arabası gördük o da İ.E.T.T. orobüslerinin saptığı sapakta. O kadar. Zaten o sapağa kadar emniyet şeridinden  gelmiş olan birisi kavga dövüş, saygısızlıkla solundaki şeride giriyor. İstanbul’un hali içler acısı. İnsanların saygısızlığı akıl almaz seviyede. Sonumuz hayır olur inşallah..

      İlave olarak aklıma ister istemez şu geldi. İki ay kadar önce Trafik Müdürlüğü İstanbul’da trafiği azaltmak için öneriniz nedir diye bize sordu. İnternet siteleri aracılığıyla bir çok kişi düşüncelerini söyledi. Herkes herhalde bir çok önemli konuya değinmiştir ancak İstanbul’un göbeğinde bulunan alışveriş merkezleri için sizin düşünceniz nedir. Örneğin her gün binlerce arabanın geçtiği Mecidiyeköy bölgesi. Bu bölgede çok kısa mesafelerle 3-4 alışveriş merkezi var. Profilo,Cevahir biraz ileride Metro City, Kanyon vs.. Devamı da gelecek gibi gözüküyor. Bu kadar insan bu merkezlere gelerek trafik oluşturmuyor mu? Şehrin göbeğinde alışveriş merkezlerinin bu kadar çok olması normal mi? Bizim yaşadığımız yerlerde örneğin  6  katlı bir binaya imar gereği ancak izin varken, alışveriş merkezlerinin bu izinleri almaları normal mi? Benim fikrim, duyduğumuz, internette gördüğümüz üzere alışveriş merkezlerinin şehir dışına yapılmasıdır.  

      Son olarak. Emniyet şeridini kullanan arkadaşlar ve emniyet şeridinin gereksiz yere kullanılmasını engellemesi gereken arkadaşlar. Eğer gerçekten gereksiz yere kullanmış yada kullandırtmışsanız. Hakkımı helal etmiyorum. Böyle biline. Elimden başka bir şey gelmiyor. Herhalde ambulans içindeki hasta yakınları da aynı şeyi düşünmüşlerdir…

      Sonraki Sayfa »