Emine Gönül Ertanış

Bir tanem Emineme...

Bilişimci İmam Vuazı

Emine - 2:05 pm Çarşamba, Kasım 21, 2007

  • Komik
  • Kıssadan Hisse

Bu kainatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudatı ve içinde
yeryüzünü “create” etmiş, güneşi bir “power source”, ayı bir “system clock”
yapmış.

O power source’dir ki kesintiye uğramaz ve o sistem clock’tur ki şaşmaz ve
şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir. Bu zat
aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya üzerinde çalışacak
şekilde koca hayat programını yazmış, yüz binlerce yıldan fazladır, error
verdirmeden, crash ettirmeden çalıştırıyor.

Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce
kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu ’save’ etmiş
ve yine o küçücük hücrende ‘execute’ ettiriyor.

Madem ki DNA ‘nın bir program olduğu apaçıktır, ve bir program programcısız
olamaz, demek ki senin programcılığın o büyük zatın programcılığına ancak bir
ayna hükmündedir.

Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu network’ün içinde hadsiz
protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki senin de diğer insanlarla
türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına
vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor; ve madem ki sen
etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye , ses gibi türlü medyayı
hazırlamış kullandırıyor, ve sen bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini
ekleyemezsin; o halde öyle büyük bir network uzmanı zıt vardır ki senin her
türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizatını verir.

Senin network’çülüğün, ancak onun sonsuz ilminden sana verdiği bir küçük
parça ve bir büyük nimettir. Arkadaş, aldanma! şu güzel dünya hayatı programı
bir “limited trial” version’dur, görüyorsun ki elde ettiğin malı mülkü hiç bir
surette ’save’ edemiyorsun.

Öyle ise, bu kainat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç mümkün müdür ki bir
programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda “about” kısmını
koyup kendini tanıttırmasın. İyle ise bu kainatın en büyük donanımcısı,
programcısı, network’çüsü ve sistem administrator’ü olan zatın her yere işlediği
“about” kısımlarını gör, oğren, full versiyonunu kazanmak için çalış. Unutma ki
hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli log’lar tutuluyor.

Çok Yoğunlara Can Dündar’dan Yorumlar

Emine - 10:41 am Cuma, Kasım 9, 2007

  • Kıssadan Hisse

“İşlerim çok. Başka hiçbir şeye bakamıyorum.”

Bu lafı bir kişiden daha duyarsam, büyük ihtimalle katil olacağım.
Mailime iki satır bile cevap yazmayanlar ‘çok yoğun’; bir şey anlatmak için söz verip haftalarca sesi çıkmayanlar ‘çok yoğun’; benden başka herkes ama herkes çok yoğun.

‘Aaa tabii; onun için konuşmak kolay.  Evde oturup yazıyor sadece. Çalışmaktan haberi yok.’

İstesem ben de ‘çok yoğun’ olabilirim.  ‘Bugün şunu yetiştirmem lazım; yarın şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı bitirme planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım…’

Hayatı boşvermek istedikten sonra ‘yoğun’ olmaktan kolay mazeret yok ki.

Hatta sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak da ‘yoğun’ olabilirsiniz.

‘Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım.’  E yapma.

‘Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki…’

Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti.  Yani ‘kafama uçan daire düştü, hastanedeydim’ deseniz daha inandırıcı olur.

Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez.  En azından yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir.  Ve bu aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil mi?

Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak ‘çok çalışıyorum’u kesinlikle kabul etmiyorum. 

Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve ‘işlerim var, ondan’ diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:

a) Ben aynı anda iki işi yapamam.  Doğal olarak çalışırken araya kimseyi katamam. 

   Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem.  Hayatım allak bullaktır.

   Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.

b) Seninle görüşmek istemiyorum.

c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum.  Bu mazerete gerçekten inanmışım.  Kimi kandırıyorum ki?

   (Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci şıkka inandıramaz.  

   Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız.

Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu ‘çok çalışıyorum da; başka bir şeye bakamıyorum’ muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım.  Bir insandan örnek vereceğim.  Şu an için kendimi örnek veremem çünkü ‘evde çalışan yazar’ olduğum için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok.  Neyse canım, bana ne?  Ben yazıyor muyum?  Yazıyorum.  Paramı alıyor muyum?  Alıyorum.

Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor.  Ama şunu da belirtmem gerek.  Öğrencilik hayatım boyunca hiçbir zaman derslerin, sınavların, çalışmaların, zevklerimin önüne geçmesine izin vermedim.  Benim için okul her zaman ikinci plandaydı.

Eğer çok sevdiğim bir film oynuyorsa, yarınki sınava çalışmayı birkaç saat sonrasına erteledim ve filmi izledim; canım ertesi günü ödev yetiştirmeye oturmadan önce gezmek istediyse çıkıp gezdim; ders çalışmayı planladığım gece bir arkadaşım ‘haydi sinemaya gidelim’ dediyse herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim.  Çünkü benim için ’sevdiğim insanlar’ ve ‘kendime vakit ayırdığım hayatım’ herşeyden önemliydi.

Hayatımda hiç kimseyi ‘çalışmam gerek’ diye geri çevirmedim.

Bir arkadaşa ‘hayır, eve gideceğim’ dediysem, bu o anda eve gitmek istememden başka bir sebebe asla dayanmadı. 

En önemli işin başında da olsam, bir dostum ’seninle konuşmaya ihtiyacım var’
dediğinde ben tüm işleri bırakırım. 

Çünkü hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz yüreklerden daha önemli olamaz.  Hayat kısacık, acayip bir şey.
Hırslarla, kıskançlıklarla ve eşek gibi çalışmakla bitirilemeyecek kadar da değerli. Elbette boş boş oturun demiyorum.  

Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş oturulmayacak kadar da değerli.  Ama iş dediğiniz şey, sevdiklerinizle, kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın tamamını çalıyorsa, inanın bunda büyük bir terslik vardır.  Kendini çalışmaya ciddi bir biçimde adayan ve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine gömülmeyi kendi özgür iradesiyle seçen kişiler de var tabii.  Ben böylelerinin asla evlenmemesi gerektiğini düşünüyorum.  Ve bu, kesinlikle tahammül edebileceğim bir kişilik tarzı değil.

Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma’da yaşadım.

(Oradaki hayatım da alemdi aslında.  Bir ara onu da yazayım…)
Anlatacağım kişi, bir arkadaşımın babası.  (Ailecek de görüşüyorduk; aynı apartmandaydık.)

Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı. (Mühendisti galiba.  Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.)
Yani haftanın beş günü, ciddi anlamda ’sabahın körü’diyebileceğiniz bir saatte işinin başında olmalıydı.  Bu durumda erkenden yattığını ve hafta içi başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz, değil mi? 

En azından benim hayatımdaki ‘yoğun insanlar’ için bu çalışma tarzı

‘işe git, eve gel, yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu’ düzenini gerektiriyor.
Ve hafta sonları da ‘hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum’ diye evde yatarak geçirilirdi.  Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara laf da söylenmezdi.  Çünkü ‘çok çalışıyorum, görmüyor musun?’ demeleriyle, her türlü tartışma anında biterdi.  Peki arkadaşımın babası böyle mi yaşıyordu?

Büyük harflerle cevap veriyorum:

HAYIR, ASLA… 

Akşam eve döndüğünde sosyal hayatı başlardı.  Yemek bazen evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost topluluğuyla beraber dışarıda yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde toplanılır; eğlence gırla giderdi.

Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini sevdikleriyle geçirir ve karısına asla yalnızlık hissettirmezdi. 

Hemen hemen her hafta sonu mutlaka ya Dikili’ye ya da Aliağa’ya yemeğe giderdik.  Asıl çarpıcı örneğimi daha vermedim.
Haftanın her günü sabah altıda işte olan ve akşam hava kararınca eve gelen bu adam, (bazen cumartesileri de çalışıyordu galiba)

evlilik yıldönümünde karısını Soma’ya iki saat uzaklıkta olan İzmir’e götürdü.  Hayır, hafta sonu değil. BÜTÜN GÜN çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece yarısını geçe döndüler.  Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe işine gitti!!!

Hiç kimse bana hiçbir şey için ‘çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim yok da ondan’ gibi bir mazeret sunmasın. 

Ben inanmıyorum.  Eğer biri beni aramıyorsa, aramak istemediği içindir.  Eğer benimle görüşmüyorsa, görüşmek istemediği içindir.  Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum.  Son örneğimin ardından bu yazıyı bitirebilirdim.  Çünkü gerçekten başka hiçbir lafa gerek yok.  Vakit ayırmak istersen, istediğin herşeye ve herkese vakit ayırabilirsin.  Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum.  Bunları herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek. ‘İşim var, vaktim yok’ diye saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya başlarsak acilen okuyup kendimize geliriz:

-İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi biçimde bozulduğunun en açık göstergesidir.
(Bertrand Russell)

-Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir.(Edward Newton)

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir.  (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir.  (L.  P.Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır.

Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür.(Irwin Edman)

-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti.  Şimdi okumanın, hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum.  (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur.  (William Russell)

VE BENİM FAVORİM:

‘Yeterli zamanım yok deme.  Büyük insanların da günleri 24 saattir…’

CAN DÜNDAR

Blog Konferansı 2007 !

Emine - 5:00 pm Pazartesi, Kasım 5, 2007

  • Kıssadan Hisse

Blog konferansı 2007 etkinliğini duyunca çok heyecanlandım ve  gittim sitelerine baktım. Anladım ki günlük konferansı değil Pazarlama Konferansı imiş.

Siteleri zaten dadından yenmiyor. Hadi Günlük Konferansı ile ilgili bir web sitesinin Günlük sitesi olması gerektiğini geçtim bari adam akıllı bir site olsun. Devasa bir imaj dosyasını ana sayfaya yüklemişler ve harika bir şekilde alt sayfalarda yine tek ! parça imaj dosyalarından oluşmakta. Web 2.0 konusunun  da Konferans Programında yer alması itibari ile ilginç bir konuşma olacağını görür gibiyim. Web 2.0 ? O da ne? Ver imajı olsun gitsin. Program  Gerçekten harika. Adının Blog olmasından kıllanmıştık zaten ama bu kadar da olmaz.

Not 1: Kişisel blog başarı öyküleri konuşmacılarını merak ettim ve internette aratayım dedim. Neler çıktı neler. Yorumsuz olarak linklerden birini veriyorum. Belki konferans hakkında ufak bir ışık verebilir. Yazılara buradan ulaşabilirsiniz.

Not 2: Blog  nedir? Nereden gelmektedir arkadaşlar?

WebLog kelimesinden türemiştir. İngilizce’den gelmektedir. Güzelim Türkçemiz ile Türkçe anlaşmak varken neden Blog.  Blog Değil Günlük demek için Blog Değil Günlük sitesini ziyaret etmenizi öneririm.

Hesaplı koşan yorulmaz..

Emine - 12:19 pm Cuma, Kasım 10, 2006

  • Kıssadan Hisse

Risk, hesaplanabilir tehlike demektir. Hesaplanamıyorsa, risk değil macera veya kumardır. Hesap hususunda insanoğlunun hayvanlardan alacağı nice dersler var!
(Devamı …)