Türkçe Konuşmak Çok Mu Zor?
Dün akşam ne-te-ve(ntv) de Can Dündar’ın sunduğu “Neden?” adlı program vardı. Programın konusu Türkçe elden gidiyor muydu? Bir tarafta yabancı dille eğitim veren üniversitelerden mezun olmuş bir grup - Perihan Mağden, Tuğrul Eryılmaz -diğer tarafta ise Türkçe’nin doğru kullanılması gerektiğini söyleyen Hakkı Devrim. Her zaman konuştuğu, anlattığı, sorduğu konuya vakıf olan Hakkı Devrim bile bir ara sanki çaresiz kaldı. Aklıma hemen şu cümle geldi :Ne kadar bilirsen bil anlatabildiklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır. Belki de benim bilgi eksikliğim var. Çünkü İngilizce eğitimi savunanları, İngilizce dilinin yaratıcılığı arttırdığını söyleyenleri, bilimin İngilizce olduğunu belirtenleri ve bir sürü İngilizce kelimeyi konuşmalarının arasına sokarak konuşanları anlayamıyorum. Anlamaya çalışıyorum ama Türkçesi varken neden İngilizcesinin kullanıldığını anlayamıyorum.
Aslında bu programın çıkış noktası Kenan Doğulu’nun Yurovizyon ?!*@ şarkı yarışmasına İngilizce sözlü bir şarkıyla katılmayı uygun görmesiydi. Çünkü bu durumda daha çok kişiye hitap edeceğini söylemekteydi. Türk Dil Kurumu’da bunun üzerine Kenan Doğulu’ya Çince şarkı söylemeyi tavsiye etmişti. Matematiksel olarak doğru sanki.. :) Konu buradan başladı ve Türkçe üzerine devam etti gitti. Genel olarak İngilizce’nin artık küresel -onların deyimiyle global- bir dil olduğunu ve bundan kaçış olmadığını belirttiler. Cümle içinde İngilizce kelime kullanmazlarsa yaratıcılıklarının sınırlandığını belirttiler. İngilizce eğitimin değişen dünya ile şart olduğunu, öğrencilerin yurt dışında da çalıştıklarını ya da Türkiye’de de yabancı dillerini çok iyi kullanmaları gerektiğini belirttiler vs.
Ben yine anlayamadım. Anlamak için çabaladım, anlayamadım. Yabancı dil öğrenmeye karşı değiliz zaten. Yabancı dil bilmeliyiz ama yabancı dil ile eğitim nedir? Ben bırakın İngilizce, Türkçe öğrenmekte zorluk çektiğim bir akışkanlar mekaniği dersini İngilizce nasıl öğrenebilirim. Bilim dili İngilizce imiş? Evet Türkçe yapmak için çabalayan olmazsa İngilizce olmaktan da çıkamaz zaten.
Nasıl bir dildir ki cümlelerimizin arasına anlamı pekiştirmek için katılıveriliyorlar. Kullanılmazsa anlatmak istediğimiz her neyse güdük kalıyor. Örneğin,
- Evet compare etmek gerekiyor.
- Location‘ları değiştirelim.
- Search edelim.
- Check edelim.
- Eninin körünü edelim.
Bu mudur yani? Daha iyi bilmenin göstergesi araya böyle anlaşılmayan kelimeler mi sokmak? Hmm kompeyr edeceksek tamam o zaman. Önemli tabi..
Bir de markalar, mağaza isimleri, ürün isimleri var.
- Coco Star
- Stars
- SmithHouse
- BookStore
- IvırShop
- ZıvırShop
Nedir bunlar? Shop ne? Sanki İngilizce kelimeler kullanılarak oluşturulmuş bir ürün adı, marka adı, mağaza ismi daha kaliteli oluyor. Şimdilik annem anlamıyor ve hala bakkala bakkal diyor. Ancak 30 sene sonra bakkala shop demek çok doğal hale gelebilir. Shoptan 1 ekmek, 1 paket makarna alsana Kerimcan gibi. Ya da shoptan 1 bred alsana Ahmetcan gibi..
Peki çözüm ne? Nasıl duru bir dil ile konuşabiliriz. Öncelikle iş ailede başlıyor. İnsanlar ana dillerini ana babalarından öğreniyorlar ve anlaşılan o ki günümüzde pek de doğru öğrenemiyorlar. Sonra okul ve kitap okuma alışkanlığı geliyor. En sonunda da günümüzde çoğu kontrol mekanizmasını gerektiği gibi çalıştırmayan ya da hiç çalıştırmayan devlet geliyor. Böyle olunca bizim kırk yıllık taze elma fresh elma hatta fresh apple, bakkal shop oluyor. Tabelalar, ürünler, televizyon kanalları, banka adları herşey İngilizce söylenir oluyor. Biz bu kelimelerin okunuşlarını kendimiz öğrenmiyoruz. Örneğin reklamlar ile böyle sunuluyor bize. ne-te-ve (ntv) okunuyor en-ti-vi, he-se-be-ce (hsbc) okunuyor heyç-es-bi-si.
Sonuçta Türkçemizi bilmiyorum ama İngilizcemiz süper (harika, muhteşem, harikulade miydi acaba?) olacak galiba..
Son Olarak: Program boyunca, -sadece son bölüm hariç- Perihan Mağden’in laf ebeliği yaptığını düşündüm. Çok hızlı konuşup hedefe yönelik bir şey söylemedi. Bu Tofaş-Şahin bir arabanın gaza basınca çok ses çıkarıp iki adım yol gitmesi gibi geldi bana. Bilmiyorum belki de yanıldım. Sonra bu sabah acaba Perihan Mağden kim diye bakınca bu yazısı geldi hemen önüme. Uslubu hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsanız yazısı aşağıda.
Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır!
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz! Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek, askerde ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa, doğmaması tercih nedeniyse her Türk, asker de doğamaz. Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
“Birleşmiş Milletler 70′lerden beri vicdani reddin bir insan hakkı olduğu fikrini savunuyor.” Diyerek mi girelim? Nasıl girelim bu “hassas” konuya? Bu konu çok hassas çünkü Askeriye’yle ilgili her konu çok hassas. Çok çok hassas, bu ülkede. Orduyla ilgili herrrhangi bir şeyde: öneri/eleştiri/neden böyle/neden öylehayır haksızsınız, porselen dükkanındaki filsiniz. Tuhafiyecideki boğa. Züccaciyedeki zürafasınız; aman çabuk pılınızı pırtınızı toplayıp o konunun topraklarından uzaklaşınızzz.
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz! Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek, askerde ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa, doğmaması tercih nedeniyse her Türk, asker de doğamaz. Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
Yazının devamı için:Kaynak:http://www.yeniaktuel.com.tr/





